4 Ocak 2018 Perşembe





GİRİŞ :)


Son zamanlarda okuyup aşırı derecede etkilendiğim kitap her ne kadar Azra Kohen / Aeden ve sonra da sevgili Kübra Saatçioğlu / Ayahuasca Yolculuğu olsa da bugün Osho / Yaratıcılık kitabıyla ilgili yazıcam. 


Son bir kaç aydır içimde tanımlayamadığım bazı hisler var. Sanki birşeyler, çok güzel, pırıl pırıl, yepyeni, devrim gibi şeyler olucak ama daha olacaklarla ilgili hiçbir fikrim yokmuş gibi. Ama doğru yerde durmam lazımmış da olmasına zemin hazırlamam lazımmış, izin vermem lazımmış gibi. 


Çok güzel. Çok tanımlayamıyorum ama son zamanlarda tüm hücrelerim bu duygularla dolu.


Bu kitabı da 2014 yazında izinliyken, kabak koyunda tatildeyken okumuştum ve çok çok çok sevmiştim. Altını çizdiklerimi hatırlamaya ve içimin hayal ettiğim şeylerle dolmasına ihtiyacım olduğu için de bu kitapla ilgili yazı yazmama engel olamıyorum.


Biraz uzun bir yazı olucak, didik didik her altını çizdiğimi yazmak istiyorum.


GELİŞME :)


(Kitaptan alıntılar yapmadan önce minik bir önbilgi yazmak istiyorum buraya ki hep hatırlayabileyim.


Kitapta sürekli eylem ve aktivite karşılaştırması var. 

Eylem; kendiliğinden, doğal akışıyla olan, aktivite ise; düşünerek ve karar verilerek yapılan yani bir nevi gerekiyor diye veya zorla yapılan gibi.)


...


Yaratıcı insan içsel bir kavrayışa sahiptir. Yaratıcılık varoluştaki en büyük isyandır. Eğer yaratmak istiyorsan, bütün şartlanmalardan kurtulmak zorundasın.


...


Bilgeliğin özü doğa ile uyum içinde olmaktır. Doğa ile uyum içinde ol. Ne zaman evrenin doğal ritmiyle uyum içinde olursan, o zaman bir şair, bir ressam, bir müzisyen, bir dansçı olursun.


...


Gerçek bir yaratıcı insan ünlü olmaya veya beğenilmeye en ufak bir değer bile vermez. Buna gerek yoktur. 

Yaptığı işte o kadar büyük bir doyum yaşıyordur ki, kendi özüyle ve bulunduğu konumla o kadar uyum içindedir ki, herhangi bir arzusu söz konusu değildir. Yaratıcı olduğun zaman arzular kaybolur.


...


Benlik bilincinde olmak, bilinçsiz olmaktır. Bu ikilemin çok iyi anlaşılması gerekir.Benlik bilincinde olmak bilinçsiz olmaktır ve benliksiz olmak, ya da ben bilincinin olmaması, bilinçli olmaktır. Ortada bir ben olmayınca, bu küçük, minik benlik kaybolunca, asıl büyük benliğe ulaşıyorsun. Buna ister yüce benlik de, ister tüm şeylerin benliği.


...


Bütüne karşı savaşmak deliliktir. Çatışmadan ancak mutsuzluk çıkar. Eğer mutsuzsan bunun tek sorumlusu sadece ve sadece sensin. Ne geçmiş, ne sosyal yapı ne de ekonomik sistem sana yardımcı olabilir. Kendin olarak kalmaya devam ettikçe de mutsuz olacaksın, hangi dünyada olursan ol mutsuz kalacaksın.


...


Öncelikle varoluşla olan bu çatışmayı bıraktığın zaman, temel değişim başlar. 


...


Bir şeyi mükemmel yapmaya çalışırsan mükemmel olmadan kalır. Doğal olarak yap, her zaman mükemmel olur. Doğa mükemmeldir. O yüzden ne zaman bir şeyi aşırı yapıyorsan, onu yok ediyorsun. Doğal olduğun zaman, olayları akışına bıraktığında, Tanrı arkandadır.


...


İnsanlar senin hakkında bir şey söylediği zaman, aslında kendilerini anlatıyor.


...


“Ben sadece kendimim. Kendim hakkımda bir yorumum yok. Buna ihtiyaç duymuyorum. Sadece kendim olduğum için, bu ne anlama gelirse gelsin çok mutluyum. Kendim olmak beni mutlu ediyor.”


Kimse senin hakkında bir şey söyleyemez. İnsanlar ne derse desin kendileri hakkında konuşur. Ancak sen hemen korkarsın çünkü o sahte merkezine yapışıyorsun. O sahte merkez başkalarına muhtaçtır ve o yüzden sen sürekli başkalarının hakkında neler söylediğine bakarsın. Başkalarının izinden gidersin, sürekli onları tatmin etmeye çalışırsın. Sürekli saygın bir insan olmaya çalışırsın ve sürekli egonu süslemeye çalışırsın. Bu intihar gibi birşeydir.


...


Herkes güçlüdür çünkü herkesin kökü Tanrıya, varoluşun kaynağına dayanır. Bunu unutma. Ancak bu güç sadece dalga kendisinin büyük ve sonsuz bir okyanusun parçası olduğunu bilirse ortaya çıkabilir. Eğer dalga bunu unutursa çok zayıf olur. Ve bizim unutma fabrikamız çok iyi çalışır. Çok bariz olan şeyleri kolay unuturuz.


Sen tıpkı Tanrı gibisin. Senin doğan ile Tanrının doğası aynı.


...


Edilgenlikte ego var olmaz. Ancak bir çatışma durumunda varolabilir. Duyarlı olduğun zaman hayalgücün birden inanılmaz güçlü olur.


...


Zekayı ortaya çıkarabilmek için daha fazla bilgiye değil, daha fazla meditasyona ihtiyacın vardır. Daha sessiz kalmalı, düşüncelerden daha fazla uzaklaşmalısın. Daha az zihin, daha fazla kalp olmalısın. Etrafını sarmalayan sihirin farkında olmalısın; yaşam adındaki sihirin, TANRI OLAN SİHİRİN, YEŞİL AĞAÇLARDA, KIRMIZI ÇİÇEKLERDE OLAN SİHİRİN, İNSANLARIN GÖZLERİNDE BULUNAN SİHİRİN... Sihir her yerde yaşanıyor. Herşey ayrı bir mucizedir.


...


Yaratıcılık işte budur; bütünle uyum içinde nefes almak. Bir çok şey kendiliğinden olmaya başlayacak. Kalbinden keyifli şarkılar akmaya başlayacak. Çamura dokunacaksın ve o bir nilüfere dönüşecek. O zaman bir simyacı olabileceksin. Ancak bu sadece zekanın büyk uyanışıyla kalbin büyük uyanışıyla gerçekleşebilir.


...


Yaratıcı ol. Yaptığının ne olduğu konusunda endişe etme. İnsan çok şey yapmak zorundadır. Ama herşeyi yaratıcı şekilde yap. KaLbini vererek yap. O zaman işin ibadet olur.


...


Eğer sevgi doluysan, bütün varlıkların bir kişiliği olduğunu göreceksin. Hiçbir şeyi itip kakma. Seyret, iletişim kur, yardım etmelerini sağla. O zaman enerjiyi korursun.


...


Şu temel şeyi öğren; ne yapmak istiyorsan onu yap. Sevdiğin şeyleri yap ve asla tanınmayı isteme. Bu dilenciliktir. Neden birisi tanınmayı istesin? Neden kabul edilmek için çabalasın ki? Kendi içinin derinliklerine bak. Belki yaptığın işi sevmiyorsun. Belki yanlış yolda olmaktan korkuyorsun. Kabullenilmek doğru olduğunu hissetmene yardım edecek. Sorun her zaman senin içindeki duygulardır.


Aptallar tarafından saygı görmek için, onların görüşlerine ve beklentilerine göre davranmalısın.


...


Eğer her zaman bir şeyi yapmanın doğru yolununu takip edersen, asla yaratıcı olamazsın.


...


BİLGİLİ İNSAN ASLA ÖĞRENMEYE HAZIR DEĞİLDİR. ÇÜNKÜ O ZATEN BİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜR.


...


Yaratıcı bir insanın bütün yap ve yapmaları eritmesi gerekir. Onun özgürlüğe ve alana ihtiyacı var; sonsuz alana, bütün gökyüzüne, bütün yıldızlara ihtiyacı var. Ancak o zaman özündeki kendiliğindenlik büyümeye başlar.


...


Resim, heykel ya da ayakkabı yapman hiç önemli değildir. Bahçıvan, çiftçi, balıkçı, marangoz olman önemli değil. Önemli olan tek şey var; Yarattığın şeye ruhunu koyabiliyor musun? O zaman yarattığın ürünlerde sanki Tanrı’dan birer parça bulunur.


Yaratıcılık; işten, meditasyon gibi keyif almaktır.


Anlayışlı bir insan, sürekli yaratıcıdır. Yaratıcı olmaya çalıştığından değil. Oturuşu yaratıcı bir eylemdir. Oturmasını izle. Hareketlerinde belirli bir dans, belirli bir gurur görürsün.


...


HAYATI SEV, HAYATA GÜVEN. O ZAMAN HAYAT SANA İHTİYACIN OLAN HERŞEYİ VERECEK, SENİ KUTSAYACAKTIR.


...


Bırak yenilik içine işlesin. Bırak yenilik gelsin ve kalbini titretsin.


...


Gerçek yaratıcılık anılardan değil, farkındalıkta ortaya çıkar.


...


Eğer zihninde bir kitap varsa, onu yazıp kurtulman gerekir. O yüzden yaratıcı insanlar, neredeyse her zaman delirir.


...


Eğer sessiz, dingin ve keyifli olmana yardımcı oluyorsa, o gerçek sanattır. Eğer sana bir kutlama veriyorsa, içini kıpırdatıyorsa... Başkasının sana katılıp katılmaması hiç önemli değil. Eğer seninle Tanrı arasında bir köprüye dönüşüyorsa, o gerçek sanattır. Eğer bir meditasyona dönüşüyorsa, gerçek sanattır. Eğer içine gömülüyorsan, egon kayboluncaya kadar içine emiliyorsan, o gerçek sanattır.


...


iç ışığın


...


HAYATININ ÖLÜ BİR AYİNE DÖNÜŞMESİNE İZİN VERME. AÇIKLANAMAYAN ANLAR OLMASINA İZİN VER. BIRAK BAZI ŞEYLER GİZEMLİ KALSIN. NEDEN GÖSTEREMEDİĞİN ŞEYLER OLSUN. İNSANLARIN SENİN BİRAZ ÇILGIN OLDUĞUNU DÜŞÜNMELERİNİ SAĞLAYACAK BAZI EYLEMLERİN OLSUN. YÜZDE YÜZ AKIL SAĞLIĞI YERİNDE BİR ADAM ÖLÜ BİR ADAMDIR. YANINDA BİR PARÇA ÇILGINLIK OLMASI HER ZAMAN BÜYÜK BİR KEYİF GETİRİR. ARADA BAZI ÇILGINLIKLAR DA YAP. O ZAMAN ANLAM MÜMKÜN OLABİLİR.




SONUÇ :)


Ne kadar çok şeyi arka plana attığımı hissettim de ben, herkesi neden bu kadar memnun etmek için uğraştığımı bulamadım. Evet herkes mutlu olsun isityorum. Hep de isticem ve ve hep de elimden geleni yapıcam. Zaten değişmek istiyor değilim. Bütün derdim bu zaten, değişmek istemiyorum. Ben, ben kalmak istiyorum. Şartlar ne olursa olsun, kim ne düşünürse düşünsün. Bazı zamanlar geçiyor ve hiç farketmeden değişiyor mu insan diye korkuyorum. Ve kimsenin kimsenin hayatını yaşamaması lazım, burda büyük bir yanlış var.


Eskiden beri hep inandığım birşey vardı; eğer huzursuzsan ve mutlu değilsen kendinden uzaklaşmışsın demektir. Bu yüzden merkezime döndüm. Ve biraz çevremdekilerin sesini kıstım. Doğru olanı yaptığında, bilir insan.


2018 yılı ve 34. yaşımda bazı şeylere ayıldığımı hissediyorum. Çok komik; sanki biri mektup bırakmış ruhuma ve bunu 2018e girmeden, 33 yaşını doldurmadan önce açma demiş. O zamana kadar da etrafında herşeyin yolunda gitmesinden sen sorumlusun, herkes bir şekilde memnun olsun diye didin dur demiş gibi. Pek kendi potansiyelini, zevklerini, kimliğini takma, o zaman kadar idare edicek kadar yükleme yaptık sana demiş de son zamanlarda o yüzden error vermeye başlamışım gibi :)


Her kişi bence kendine sahip çıkmaktan sorumlu. Önce ve ilk kendine. Sonra varsa yavrular; yavrulara. Ama o kadar. Diğer herkes kendinden sorumlu olmalı.


Herkesin içi pırıltılarla dolu, güçle, ışıkla dolu. 


Ben bu yıl yepyeni birşey doğurucam. (Bu doğurduğum şey bebek de olsa çok çok şahane olurdu tabii ama istiyorum istiyorum henüz yok işte napalım, bir zamanı var, zamanı gelince olucak biliyorum. )  Bahsettiğim daha farklı bir şey. Bir çeşit mini başkaldırı, isyan gibi bir şey oluşmaya başlamıştı içimde ve şimdilerde duruluyorum. Çünkü devrim gibi bir şey bu içimdeki. Sanki eski gücümü ve inancımı bir şekilde yitirmiştim ama bulmuş gibiyim. Çok şeyin etkisi oldu bunda. Aeden’in, DMT ile ilgili onca okuduğumuz ve izlediğimiz şeyin, Urla’ya taşınmanın, işlerin biraz istediğimiz gibi gitmemesinin bile faydası oldu, birçok şeyin, birçok kişinin. Ve tabii Yoda’m Serhoşkom :)


Evrenin atom altı paçacıklarına yüksek beta dalgaları gönderip yapısını bozduktan sonra, evren bir şekilde bozulan yapısını onarıyorsa ve atomaltı parçacıkların hepsi eski haline kendi kendine geri geliyorsa; burda büyük ama çok büyük bir düzen ve işleyiş var demek :) Ve ben de buna güvenerek, kendi hayatıma ve evrene güvenmeyi seçiyorum. Biliyorum olacak olan olacak ve ben korkmadan cesurca üreticem, yaratıcam, çok sevicem ve pırıl pırıl olucam. 


Hoşgeldin 2018.


Hoşgeldim 34. yaşıma :)

9 Eylül 2017 Cumartesi



Peki hayat nasıl gidiyor?

Hayaller ne alemde, gerçekler ne durumda... 
Mutlu muyuz?

İnsan kendine bunları sormalı hep. 
Neresindeyim. Ne isterim. Ne üretebilirim ben.

Yoksa; O neden bunu dedi, o neden bunu yapmadı, o neden öyle değil, onlar neden yine böyleler?
Ah, tam bir zaman kaybı.

Hep isterim ki; iç ışığım öyle parlasın ki, derinlerimdeki çarklar öyle hızlı işlesin ki, kendi enerjimi kendim üretebileyim, üretebildiğim gibi yayabileyim de. Öyle üretken olabileyim ki, sanki görünmez bir pelerinim varmış gibi ve ben gizli bi süper kahramanmışım gibi :) 

Öyle zengin olayım ki, öyle çok para kazanayım ki; 
gezegenin neresine istersem isteyim yanıma eeen sevdiklerimi alıp uçabileyim öyle uzun hesaplar yapmadan. Takvimlere değil, kalplere bakarak. Ya da birinin kirpiklerini süzülmüş gördüğümde hemen çözüvereyim sorunu, 'yaaa parasal şeylere hiç kafa takılır mıııı? Boşver ya :)'' diyim. 

''Para ne ki?'' olsun. 

İç müziğim hep ''chill out'' olsun, iç modum hep ''deep focus''.

Böyleee; Pırıl pırıl...

Urla'ya taşındığımızdan beri yeni yeni ayaklarım yere basıyor. 
O neydi aylarca evsiz, bi valizle bi gece orda bi gece orda. Ne kadar yorulduk 7 ay, ne kadar yıprandık. Ama değdi. 

Unuttum gitti.

Şimdi artık ''tamam ya abartma o kadar da'' iç sesi aşamasındayım. 
İç sesim haklı; evsizken de evsiz oluşumuzu hiç abartmamıştık. Çok normalmiş gibiydik hep :) Yani her gün aynı şeyleri giymek, birinin evinde yer yatağında veya koltukta uyumak, akşamları kendi kendine asla olmamak, hiç bir zaman tam anlamıyla kendini salamamak, hep misafirlikle ailecek kalabalık birlikte yaşamak arasında biryerlerde olmak o kadar normalleşmişti ki. 
Ve hep söylüyorum biz çok şanslıydık çünkü bizdeki 2 abi 2 abla ve 3 yeğen kombini gerçekten dünyanın en güzel ailesi. 
Hep çok şükrediyorum.

Demek istediğim; ev, bahçe, sahip oldukların, maddeler. Bunlar mutluluk sebebi değiller. Bunlar belki etken faktör ama mutluluk sebebi yürekte. Sevdiklerinde. Ve kendini ne kadar sevdiğinde.
Ait olduğun yer fiziken olduğun yer değil, veya içinde bulunduğun ortam değil. 
Ait olduğun yer düşünce biçimin. Nelere ışık tuttuğun.

Son zamanlarda dinlediğim bir meditasyon uygulaması var ve çok hoşuma giden bir benzetme var bir meditasyonunda. Şöyle;

Bir bahçe düşün. Bahçenin bazı yerlerinde çok güzel çiçekler var, bazı yerlerinde hiç görmek bile istemediğin ayrık otları. Ve sen hangisini sularsan tabii ki onlar daha çok güçleniyor ve büyüyorlar. Ve bir zaman geliyor ki bahçeyi en çok suladığın bitkiler sarıyor. 
Mesela güzel çiçekleri suluyorsun ve bahçe rengarenk çiçeklerle doluyor. Ayrık otları da hala ordalar ama bahçen o kadar güzel ve sen o kadar çok seviyorsun ki seni rahatsız etmiyor. Söküp atıyorsun sadece gördükçe.
Veya tam tersini düşün, durmadan ayrık otlarını suluyorsun ve sahip olduğun güzel çiçekler büyüyemezken bütün bahçeyi ayrık otları sarıyor. Aslında asla istemeyeceğin birşey bahçenin ayrık otları ile kaplanması ama sen onları suladıkça doğal olarak büyüdüler ve bahçen ayrık otları ile doldu. 

İşte düşünce biçimimiz de bu kadar önemli.
Eğer durmadan memnun olmadığımız konular üzerinde durursak; onları düşünür, onları konuşursak hayatımız onlarla kaplanıyor. Güçlenirler ve artarlar. Çünkü onlara zaman harcarız. Bahsedilen psikolojik bir şey değil. Yani bahçen çiçek doluymuş gibi hayal etmek değil. Bahçenin çiçeklerle dolması için sen çiçeklerle ilgilenmelisin. Onları düşünmeli, onlarla zaman geçirmelisin. Eğer sahip olduğun güzelliklere rağmen durmadan sakız gibi sorunları konuşuyorsan ve sorunlarla haşır neşir oluyorsan konuşabileceğin daha fazla sorunla buluyorsun kendini. Daha fazla sorun, daha fazla problem. 

O yüzden iyi konulara odaklanmalı ve iyi konulara zaman ayırmalıyız. Bu demek değil ki sorunları görmezden gelelim, hiç konuşmayalım. Tam aksine onlara layık oldukları zamanı ayırıp söküp atalım ve lafını dahi etmeyelim. Nasıl olsa başka bir yerden başka bir sorun yine çıkacak ve onu da söküp atacağız. Bu bahçe ile ilgilenmenin vazgeçilmez gerçeği. Ayrık otu gördün mü söküp atarsın, ama durup durup da onlardan bahsetmezsin ve fazla da canını sıkmazsın.

Ama uzuuuun uzun begonvilin pembeliğinden, adaçayının yerini nasıl sevdiğinden, o portakal ağacının nasıl da filizlendiğinden bahsedebilirsin. Zeytin ağacının nasıl zeytin dolu olduğundan, ortancaların nasıl da sonra sonra yeniden dirildiğinden, yavru muz ağacının tuttuğundan, kaktüsün yavruladığından :) 

❤︎ ❤︎ ❤︎

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Evren Cesurları Sever ♡


18 Mayısta taşındık, artık evimiz var.
Urlaya yerleşmeyi başardık :)

Neredeyse 2 ay olacak taşınalı ve daha yeni yeni normalleşiyor hayat. 7 ay boyunca valizle, evimiz olmadan yaşadığımız sürede nasıl şartlamışsak kendimizi, daha yeni yeni salabiliyoruz. 

Şehir hayatından, kurumsal hayattan, kalabalıktan, biri olmaktan, trafikten, AVMlerden, bir anlamda sistemin parçası olmaktan kurtulduk, zincirlerimizi kırdık kendimizce. Bundan sonrası daha çetin artık, gerçek bir mücadele ve maceradayız artık. Yaşamı yaşayacağız. An'ı yaşayacağız. Bu ev bize ilham kaynağı olacak bundan sonraki inançlarımız ve mücadelelerimiz için. 

Hem bir sembol, hem yuva, hem hatırlatıcı.

Hiç birşey daha kolay değil aslında ama daha anlamlı ve daha gerçek. 
Bizim için önemliydi ve peşinden gittik. Güzel olan zaten ne yaptığımız ve neyin içinde olduğumuz da değil. ''Bizim için önemli olan''ın peşinden gidip, ne olursa olsun sabretmemizdi. 

Cesur olmamızdı.

Serhatın böyle müstakil ev ve daha doğal yaşam tecrübesi var; annesiyle bir süre Urla'da yaşamışlardı. Çok seviyor doğayla baş başa olmayı. 
Benim de neyse ki içimde bir pokahantas olduğu için rahat alışıyorum.

Doğruyu yapıyor olmanın verdiği çok garip bir ''iç his'' var. 
İçimdeki ben, bana telkinlerde bulunuyor gibi, sanki ''Artık burdasın, evindesin. Herşey yolunda. Merak etme'' der gibi. Sırtımı sıvazlarken benimle de gurur duyar gibi. Çünkü büyük değişimlerden geçtik. Büyük kararlar aldık. Ve aslında sadece kalbimizin sesini dinledik.

Son süreçte öğrendiğimiz çok şey oldu Serhoşkomla, çok okuduk, çok izledik, anlattık birbirimize. Birbirimize daha sarıldık, biraz yalnızlaştık, belki de birazcık içimize kapandık. 
Kendimizi daha güçlü hissediyorum. 
Evrenle olan bağımızın güçlendiğini, doğru tarafta olduğumuzu hissediyorum.

Neler okuduğumuz, neler duyduğumuz, öğrendiğimiz, hatta bildiğimiz önemli değil; içimizde ne HİSSETTİĞİMİZ önemli. Ne hissediyorsak, en derinlerimizdeki duygu halimiz, o en içten sadece kendi bildiğimiz neyse; o oluyor hayatta. Son öğrendiklerimiz, bildiğimizi sandıklarımız değil, ''iç hissimiz''i yaşıyoruz. 

Bilinçaltımız farklı bir dilden anlıyor. Kalp&Ruh dilinden. Ne sözcükler, ne konuşulanlar, ne düşünceler. O hislerimizi tanıyıp hislerimizi sayıyor. İyi hissediyorsak rahatlıyor, yorgun ya da zayıf hissediyorsak da peşpeşe sıkkınlıklar birbirini takip ediyor. Çünkü onu 'komut' olarak algılıyor. Çünkü bilinçaltımız da, evren de, hayat da, gezegen de, birbirimiz de; hepimiz birbirimize bağlıyız. Bir'iz. Çok mantıklı düşününce, hissedince. Zaten bunu hep şaşırarak yaşamıyor muyuz. Nasıl bir tesadüf bu dediğimiz çok şey yok mu. Hissetmiyor muyuz. 
Ama garip bir ısrarla unutmaya programlı gibiyiz bunu. 

Bu böyle.

Serhat ''ho'oponopono'' ile ilgili bir video açtı geçen gün. Daha önce ablam da uzun uzun bahsetmişti. Ben de bir iki yerde okumuştum. Ama her seferinde kelimeyi söyleyemedim. Tam anlamını da direk hatırlayamadım. Hayal meyal aklımda kalanlar olmuş sadece. Demek ki hissetmedim tam olarak ne olduğunu. Ama artık pek çok şey kafamda da oturuyor. 

Biliyorum ve kabul ediyorum. Ne yaşıyorsam, ne başıma geliyorsa bundan 'ben sorumluyum'. 
Çok şükür. Herşey için binlerce kere, binlerce kere, seni seviyorum, özür dilerim, lütfen beni affet, teşekkür ederim. 

''ho'oponopono'' gibi daha bir sürü fikir, öğreti, bir sürü inanç, bulgu, kitap, video...  Hepsi, bildiklerim ve bilemediklerim... Bir kısmı popüler kültür, bir kısmı trend, bir kısmı kadim bilgiler, bir kısmı mistik konular, bir kısmı din, bir kısmı da neyse ne... İnsan yüreğini rahatlatmalı, iyi gelen şeyleri yapmalı, kendine yakınlaşmalı. Çoğu şeye önyargım yok artık benim, etiketlemiyorum da hemen.

Hep Deepak Chopranın konçısnıs, konçısnıskonçısnıs ile başlayan cümleleri geliyo zihnime :) 

(*consciousness)

Ne kadar harika ki içimizde evrenin gücünü taşıyoruz, kalplerimiz sınırsız. 
Sevmek sınırsız. 
Hayal etmek sınırsız.



*''ho'oponopono'' merak edenler ----->   Zero Limit - Joe Vitale, Dr.Ihaleakala Hew Len



23 Şubat 2017 Perşembe



İyi Şeyler :)

Bu akşam büyükbabam babamı aradı, 
telefonu iyi akşamlar ya da iyi günler diye açarsın ya normalde; 
büyükbabam ‘’iyi şeyler’’ diye açmış bulundu yanlışlıkla, dili dönmedi ‘iyi şeyler’ deyiverdi :) 

Ben de çok seviverdim bu girişi..

Herşeyin gözüme çok tatlı göründüğü, sebepsiz yere içimden mutlu olduğum, kendimi evrenden bir parça gibi hissettiğim; öyle ferah geniş ‘his’settiğim bir zamanda şurda bir yazım dursun kenarda istedim ondan yazıyorum bu akşam. 

Böyle bir akşamdan ‘İyi Şeyler’ size :)

Evimizin olmadığı 128. gün.

Ama artık su basmanımızın tuğladan kalıpları, izolasyon yalıtımı ve en alt katmanındaki betonu var :) Büyük gelişme bence, yerimiz sınırımız belli en azından :) Misafir bile ağırladık haftasonu evimizde. Pazar günü çok sevdiğimiz İbrahim abiler ve Ulaşlar geldi farklı saatlerde, biz çünkü tüm gün inşaattaydık, gazbeton tuğlasının bi parçasıyla beton zemine odaların duvarlarını, koltukları, klozetin ve duşun yerlerini falan çizmekle meşguldük. Cumartesi de ordaydık. 

Ev olmadan yaşam nasıl mı gidiyor.

Şikayet edeceğim hiçbir şey yok, binlerce kere çok şükür. Sadece gündüz enerjim düşüp akşam kendimi sadece eve atıp yalnız kalmak istediğim 1-2 sefer oldu, o seferler azcık koymuştu o günler ama ertesi günlerde de geçti hemen. Şapsik bi durum. Genelde her zamankinden daha iyi olman gerekebiliyo evinde değilken. Ve biz çok şanslıyız çünkü kendi kardeşlerimizin evinde kendi evimizde gibiyiz. Başka türlü böyle bir dönemin pek altından kalkamazdık, sağolsunlar.

Ama Ev… ’EV’ ne özel, ‘EV’ ne önemli.

Dün inşaata gittiğimizde o kuşlar ötüyodu yine; iri, şişman, siyah sürü halinde gezenler. Çıldırmış gibi şarkı söyleyerek ötenler. Onların sesini duyunca ’sorun yok, herşey yolunda’ dedim içimden. 
Kafamı gökyüzüne kaldırdım, derin nefes aldım…

Hayat ne güzel dedim.

“hücrelerine kadar derinlemesine hissetmek ve zihnine kazımak.”
Öyle anlar biriktirmek güzel, değer bilmek güzel.



1 Şubat 2017 Çarşamba

Bir arsanın biyografisi :)


1 Şubat 2017
Bugün tarihe geçsin lütfen.

Süreci kısaca özetliyorum;

09/ 2015; Urladan arsa aldık,
10/ 2015: Anıtlar kuruluna sit alanından çıkması için arkeolojik kazı başvurusu yaptık,

03/ 2016: Anıtlar kurulu kazısı için sıra geldi, Arkeologlar eşliğinde kazı başladı
                (12 gün sürdü)
06/ 2016: Kazı arkeologlar eşliğinde kapatıdı,
07/ 2016: Evimizi sattık, 3 ay daha oturacak şekilde anlaştık, 
07/ 2016: Ahşap firması ile ev yapmaları için anlaştık,
09/ 2016: Mimarla anlaşıp proje sürecini başlattık,
10/ 2016: Evden çıkıp eşyaları depoya koyduk, Kuşadasından eşyalı ev kiraladık,
12/ 2016: Kuşadasındaki eve hiç gidemediğimiz için bıraktık. 1 valiz eşya hazırladık kendimize.

02/ 2017: İnşaat ruhsatımızı verdiler.     
04/2017: İnşallah artık evimiz olucak.

Binlerce kere çok şükür inşaat ruhsatımızı verdiler. 5 aydır bunu bekliyoruz ve son 3 aydır, evimiz olmadığından beri beklemek hiç kolay olmadı. Anıtlar kuruluna ilk kazı için başvurduğumuzda kurul müdürü çocuklar sizi zorlu bir süreç bekliyor, kolay işler değil demişti. Biz sırıta sırıta olsun demiştik :)   

Oldu :)

Bile bile tercih yaptık neyse ki, nasıl olsa sayılı zaman dedik, çocuğumuz da yokken atmazsak bu adımı ne zaman atarız bi daha dedik, tecrübe olur, anı olur dedik. Ve öyle de oldu.

Hala önümüzde yaklaşık 2 aylık bir inşaat süreci var. 1,5 yıl sürmüş olucak nisan ayında inşallah evimiz bittiğinde.

Biz bu aralar baya yorgun moddayız. 1,5 yıl ama 1,5 yıl yani. Bu 1,5 yıl içinde Tea&Pot'un kafe kısmını devrettik, Serhat istifa etti, Kayhan Abi ve babasıyla Kuşadasında Min Marine'i ve Balık Halkı'nı kurdular. 

Ya ne büyük şeyler. 

Çok seviyorum hayatımı ama hep aksiyon hep macera :) Hatta Fantastik :) Bazen arkadaşlarımla bir süre görüşmeyip nasıl gittiğini konuşurken sıra benim hayatımdan bahsetmeye gelince önce derin bir nefes alıyorum. Sonra anlattıklarımı bir düşünüyorum da :) Hep abartıyomuşum gibi geliyo. Yani fazla mı büyütüyorum ya da fazla mı küçültüyorum. Ya da hiç arası yok mu, bilmiyorum.

Ama neyi biliyorum biliyomusun. 

Şükretmeyi biliyorum. Sorun etmemeyi, şikayet etmemeyi, bahane uydurmamayı, kendime dürüst olmayı. Sevmeyi, çok sevmeyi biliyorum. Yorulmayı, haketmeyi, özlemeyi biliyorum. Yokluk kısmını da biliyorum, varlık kısmını da. Çok şanslıyım, hep de şanslıydım. Zor yoldan gitmeye üşenmediğim için, bazen üşensem de söylenmediğim için, zorluklarla gururla başa çıktığım için kendimi de seviyorum. 

Hiçbir zaman sıradan bir hayatım olmayacak bunun için de hayatımı seviyorum. Kendimi cesur hissettiğim için de, zaten azcık korksam hemen ağladığım için :) de tüm huylarımı seviyorum. Paniksem de panik oluşumu, dalgınsam da dalgın oluşumu, sonuçta hayalperest oluşumu, üretken oluşumu, kendi sınırlarımca becerikli oluşumu seviyorum. Evrenin bir parçası olduğumun farkında oluşumu seviyorum. Eksik yanlarımı dalıp çıkarıp; sadece kendimi kendime şikayet edip; başkalarıyla değil de; Kendimle uğraşmamı seviyorum. 

It is not easy to grown up young :)

Yeni yılda ve yeni yaşımda biraz daha büyüdüm tabii ama itina ile çocuk kalmaya, hayalperest olmaya ve daha yaratıcı olmaya da kararlı olduğum yeni bir yaş bu. 

32 yaş.

Yukardaki ilk resme geri dönecek olursam. 

Evimizin ahşaplarına bakmaya gittik geçen gün, bu resmi o gün çektim.

İşte resimdeki o ahşapların arasında bir ömür yaşamayı hayal ediyoruz. İlerde o ahşapların içinde yaşarken bir bebişimiz olsun, ev onun gülücükleriyle dolsun, işlerimiz otursun, arkadaşlarımızla güzel yemekler yensin, ailemizle huzurlu günlerimiz olsun diye hayallerimiz var. Güzel müzikler duvarlarda depolansın, mis kokular her köşesine sinsin, güzel hislerle dolsun evimiz. Bunları söyleyip sevdim sarıldım resimdeki ahşaplara. Bir çeşit tembihdi benimki, elimi koydum, 'tamam mı' dedim onlara :) 

Anlaştık.

Herşey sanki şimdi başlıyormuş gibi geliyor. 

Çok şükür.

                                                                ❤